27/3/2009 · Kategori: Gunluk
SESSİZCE KİMSESİZCE ANLATTIM DUYGULARIMI.öZGÜR BİR KÖŞE BULDUM .TOPLADIM BURADA ÇEKEN YOK YULARIMI.AZ AMA ÖZ BİR DEYİŞ DUYARSAM EĞER ,BU BANA DÜNYALARA DEĞER..AMAÇ SADECE PAYLAŞMAK DEĞİL ,BİRAZDA SEVMEKMİŞ MEĞER..KALBİNDE KİN VE NEFRETTEN BAŞKA HER ŞEY OLANLAR KABULUMDÜR.YERENLERİ ÖVENLERDEN DAHA ÇOK SEVERİM.çÜNKÜ DOST ACI SÖYLER BİLİRİM..
ELLERİM YAZMAYA VARMIYOR.
Cemrelerin düşmeye başlamasıyla, toprağa düşenlerde artmaya başladı sanki, doğa da hep dediğim gibi istekler doğrultusunda gidiyor. İlle de vesveseden uzak, olumlu ılımlı bir yaşantı dilekleriyle dolu olarak düşünmeyi yine bırakmak istemiyorum.
Yaşadığım küçük kasabada, her yer sanki bayram edasıyla, çeşitli renk ve sembollerle dolu bayraklarla donanmış. Saat başı bir grup, kapı kapı dolaşıp bildiriler yayınlıyor. Kimisi kuşe kâğıtlarla en kalınından, kimisi, sadece bir yaprakla yetinmiş. Biri yaptığı hizmetleri gözüne dizine dursun dercesine anlatmışta anlatmış. Kimi de, bu projelerin zaten planda olduğunu, ancak maddi olanaksızlık yüzünden gerçekleştiremediğini söylüyor.
Elbette, belediyeleri yönetenlerin rutin işidir, çukur kazmak, parke döşemek. Bunu yaparken, önce hafriyatçılığa, sonra da inşaat malzemeleri üretmek için, tuğla kiremit, taş ocaklarına sahip olacaksın. Buralara da yakınlarını yerleştirip, malzeme satışlarıyla o beldenin yolunu yapacaksın. Ama cebinden değil. Nasıl yapmışlar o icraatlarında gösterilen yolları ve hizmetleri.
Önce cami yaptırdık diye övünen kişiyi alkışlayan kesim, türlü organizasyon adı altında toplanan bağışlarla yapıldığını biliyor mu? Ya da, övündükleri yolların, ruhsat sorunu olan esnaflar ve otellerden toplanan paralarla yapıldığını biliyor mu? Elektrik getirdik derken, binaların kendi paralıyla trafolarını çektirdiğini biliyor mu?
Aslında siyasetçi değilim, partizan hiç değilim ama vatandaşım, olabildiğimce. Muhtar adaylarımı tanıma amaçlı, seçim bürolarını gezdim, konuştum. Bence, seçeceğim kişi, mahallemden olmalı, beni ve sorunlarımı en iyi o bilir diye düşünüyorum. Önceki muhtarın kendiliğinden çekilmesine de anlam veremiyorum bir yandan. Eskiden, muhtarlarımız, babamız gibiydi. Yıllarca yapardı görevini. Üstelik mekânları da, resmi bir yapıydı. Şimdi bakıyorum, ya kırtasiyeci dükkanı, ya bakkal, ya manifaturacı..Belediye binaları keza, yıkıldı yıkılacak.
Sokaklarda dolaşırken, yerlerden propaganda kâğıtlarını topluyorum bir yandan. Öyle dolmuş ki kucağım fark etmeden..eski bir yazımda da bahsetmiştim, küçükken ağabeyimin matbaacı olması dolayısıyla, bana her gün eski gazeteleri istiflettiğini ve ben bu işi yaparken, daha okuma bilmeden kitap aşkıyla dolduğumu..Herkes bana şaşkın bakıyor. Beni partizan ve broşür dağıtıyorum sanmışlar. Biri yanıma yanaşıp bir de tebrik etmez mi? Diyor ki, işte demokrasi, sen her partiye hizmet eden, ayrımcı olmayan birisin kızım. Yok, be amca diyemiyorum. Ne bilsin o çöplerden topladığım kâğıtları götürüp matbaaya vereceğimi.
Bunları niye yazıyorum derken nedenini biliyorum. Artık ellerimin yazmaya varmadığı duygularımı paylaşmalıyım.
O, bir demeç veriyor sokaklarda. “Biz her şeyi, cebimizden harcayarak yapıyoruz yaptığımız işlerde halka yüklenmiyoruz. Biz daima, güçlünün değil, zayıfın yanında olmayı yeğliyoruz. Biz birlik olmak istiyoruz. Ayrımdan kaçıyoruz” Bu sözler kimin hoşuna gitmez ki. Bunları söyleyen kişinin adını yine vermeyeceğim. Çünkü belki de onun adı şehitler kitabına yazılacak. O, kendini vatana hizmete adamış biri. Bu hizmet uğruna, siyasi sahnelerde, çakılıp kalmamış bir partiye. Hangi alanı zayıf bulduysa o alanda çalışmaya adamış kendini. Çünkü milletin vekili olmuş, vatanın bölünmezliğine yemin etmiş biri.
Adıyla müşahhas kendi kaderini yazıyordu meydanlarda, bir şiir okuyordu bir demecinin sonunda, “üşüyorum, toprak soğuk”diye.” Bir arkadaş, helikopterini tahsis etti,. Biz de kırmayalım dedik.” diyordu. Utanıyordu sanki lüks sanılmasın halkça diye açıklıyordu. Hizmette biraz zamandan kazanmak istemişti. Karayolundan gitmenin kazasından, dağların kaderine gitmişti. Ve sen, ne görüşte olursan ol, kimse sana vatan haini diyemez. Sen, bu günden sonra, bu topraklar için toprağa düşen, asker, uçak, helikopter, füze, her ne ise, onların şehitlerinden birisin ve şehitler ölmez diyorum. Sen ölmedin, ölümsüz bir mertebedesin. Bundan böyle bedeninin sağ ya da ceset oluşu önemli değil. Sen ve seninle birlikte olanların değerini ortaya çıkarttın. Sen ve seninle birlik olanlara bundan böyle selametler diliyorum…
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
27/3/2009 · Kategori: Gunluk
SESSİZCE KİMSESİZCE ANLATTIM DUYGULARIMI.öZGÜR BİR KÖŞE BULDUM .TOPLADIM BURADA ÇEKEN YOK YULARIMI.AZ AMA ÖZ BİR DEYİŞ DUYARSAM EĞER ,BU BANA DÜNYALARA DEĞER..AMAÇ SADECE PAYLAŞMAK DEĞİL ,BİRAZDA SEVMEKMİŞ MEĞER..KALBİNDE KİN VE NEFRETTEN BAŞKA HER ŞEY OLANLAR KABULUMDÜR.YERENLERİ ÖVENLERDEN DAHA ÇOK SEVERİM.çÜNKÜ DOST ACI SÖYLER BİLİRİM..
ELLERİM YAZMAYA VARMIYOR.
Cemrelerin düşmeye başlamasıyla, toprağa düşenlerde artmaya başladı sanki, doğa da hep dediğim gibi istekler doğrultusunda gidiyor. İlle de vesveseden uzak, olumlu ılımlı bir yaşantı dilekleriyle dolu olarak düşünmeyi yine bırakmak istemiyorum.
Yaşadığım küçük kasabada, her yer sanki bayram edasıyla, çeşitli renk ve sembollerle dolu bayraklarla donanmış. Saat başı bir grup, kapı kapı dolaşıp bildiriler yayınlıyor. Kimisi kuşe kâğıtlarla en kalınından, kimisi, sadece bir yaprakla yetinmiş. Biri yaptığı hizmetleri gözüne dizine dursun dercesine anlatmışta anlatmış. Kimi de, bu projelerin zaten planda olduğunu, ancak maddi olanaksızlık yüzünden gerçekleştiremediğini söylüyor.
Elbette, belediyeleri yönetenlerin rutin işidir, çukur kazmak, parke döşemek. Bunu yaparken, önce hafriyatçılığa, sonra da inşaat malzemeleri üretmek için, tuğla kiremit, taş ocaklarına sahip olacaksın. Buralara da yakınlarını yerleştirip, malzeme satışlarıyla o beldenin yolunu yapacaksın. Ama cebinden değil. Nasıl yapmışlar o icraatlarında gösterilen yolları ve hizmetleri.
Önce cami yaptırdık diye övünen kişiyi alkışlayan kesim, türlü organizasyon adı altında toplanan bağışlarla yapıldığını biliyor mu? Ya da, övündükleri yolların, ruhsat sorunu olan esnaflar ve otellerden toplanan paralarla yapıldığını biliyor mu? Elektrik getirdik derken, binaların kendi paralıyla trafolarını çektirdiğini biliyor mu?
Aslında siyasetçi değilim, partizan hiç değilim ama vatandaşım, olabildiğimce. Muhtar adaylarımı tanıma amaçlı, seçim bürolarını gezdim, konuştum. Bence, seçeceğim kişi, mahallemden olmalı, beni ve sorunlarımı en iyi o bilir diye düşünüyorum. Önceki muhtarın kendiliğinden çekilmesine de anlam veremiyorum bir yandan. Eskiden, muhtarlarımız, babamız gibiydi. Yıllarca yapardı görevini. Üstelik mekânları da, resmi bir yapıydı. Şimdi bakıyorum, ya kırtasiyeci dükkanı, ya bakkal, ya manifaturacı..Belediye binaları keza, yıkıldı yıkılacak.
Sokaklarda dolaşırken, yerlerden propaganda kâğıtlarını topluyorum bir yandan. Öyle dolmuş ki kucağım fark etmeden..eski bir yazımda da bahsetmiştim, küçükken ağabeyimin matbaacı olması dolayısıyla, bana her gün eski gazeteleri istiflettiğini ve ben bu işi yaparken, daha okuma bilmeden kitap aşkıyla dolduğumu..Herkes bana şaşkın bakıyor. Beni partizan ve broşür dağıtıyorum sanmışlar. Biri yanıma yanaşıp bir de tebrik etmez mi? Diyor ki, işte demokrasi, sen her partiye hizmet eden, ayrımcı olmayan birisin kızım. Yok, be amca diyemiyorum. Ne bilsin o çöplerden topladığım kâğıtları götürüp matbaaya vereceğimi.
Bunları niye yazıyorum derken nedenini biliyorum. Artık ellerimin yazmaya varmadığı duygularımı paylaşmalıyım.
O, bir demeç veriyor sokaklarda. “Biz her şeyi, cebimizden harcayarak yapıyoruz yaptığımız işlerde halka yüklenmiyoruz. Biz daima, güçlünün değil, zayıfın yanında olmayı yeğliyoruz. Biz birlik olmak istiyoruz. Ayrımdan kaçıyoruz” Bu sözler kimin hoşuna gitmez ki. Bunları söyleyen kişinin adını yine vermeyeceğim. Çünkü belki de onun adı şehitler kitabına yazılacak. O, kendini vatana hizmete adamış biri. Bu hizmet uğruna, siyasi sahnelerde, çakılıp kalmamış bir partiye. Hangi alanı zayıf bulduysa o alanda çalışmaya adamış kendini. Çünkü milletin vekili olmuş, vatanın bölünmezliğine yemin etmiş biri.
Adıyla müşahhas kendi kaderini yazıyordu meydanlarda, bir şiir okuyordu bir demecinin sonunda, “üşüyorum, toprak soğuk”diye.” Bir arkadaş, helikopterini tahsis etti,. Biz de kırmayalım dedik.” diyordu. Utanıyordu sanki lüks sanılmasın halkça diye açıklıyordu. Hizmette biraz zamandan kazanmak istemişti. Karayolundan gitmenin kazasından, dağların kaderine gitmişti. Ve sen, ne görüşte olursan ol, kimse sana vatan haini diyemez. Sen, bu günden sonra, bu topraklar için toprağa düşen, asker, uçak, helikopter, füze, her ne ise, onların şehitlerinden birisin ve şehitler ölmez diyorum. Sen ölmedin, ölümsüz bir mertebedesin. Bundan böyle bedeninin sağ ya da ceset oluşu önemli değil. Sen ve seninle birlikte olanların değerini ortaya çıkarttın. Sen ve seninle birlik olanlara bundan böyle selametler diliyorum…
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
GÜNEŞİ GÖRDÜM...
21/3/2009 · Kategori: Gunluk
SESSİZCE KİMSESİZCE ANLATTIM DUYGULARIMI.öZGÜR BİR KÖŞE BULDUM .TOPLADIM BURADA ÇEKEN YOK YULARIMI.AZ AMA ÖZ BİR DEYİŞ DUYARSAM EĞER ,BU BANA DÜNYALARA DEĞER..AMAÇ SADECE PAYLAŞMAK DEĞİL ,BİRAZDA SEVMEKMİŞ MEĞER..KALBİNDE KİN VE NEFRETTEN BAŞKA HER ŞEY OLANLAR KABULUMDÜR.YERENLERİ ÖVENLERDEN DAHA ÇOK SEVERİM.ÇÜNKÜ DOST ACI SÖYLER BİLİRİM..
GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ;
İşte gerçek bir sanatçı diyorum. Kişiler, topluma sevgi, barış, kardeşlik mesajları veriyorsa, bunu sadece lafla değil, yaptıkları olumlu işlerle ortaya koyuyorlarsa, bu kişide4n bahsedildiğinde, adları söylenmeden kim olduklarını anlıyorsanız, o kişiler, kimlikleriyle değil, sanatlarıyla birlikte adları daima ölümsüzleşerek anılacaktır.
Bir küçük magazin haberiyle, ısrarla üzerinde durduğum, sanat ve sanatçı kimliklerini, anlatabilme olanağını buldum. Bir dizi film oyuncusu, bir sanatçının gölgesine sığınarak, adını duyurma çabasında. Üzerinde uzun süredir çalıştığı bir senaryo ve yönetmenliğini üstlenen, bu uğurda, konservatuar eğitimli olduğu halde, çok sevdiği sahnelerden uzak kalan, idealist tavrıyla, parlak teklifleri geri çeviren bir gerçek sanatçıyı eleştiriyor kendince. Oysa eleştiri, öyle kolay bir iş değildir. Bir şeyi eleştirebilmek için, o şeyin bilgisini bilmek ve kriterlerini iyi anlamak gerekir. . Hep derim, sanat sanat içindir, para için yapılan sanat olmaz diye. Eleştiri yapan kişinin adını vermediğimde, kim olduğu anlaşılmayacak. Eleştirilen kişinin de adını vermeyeceğim ama hepiniz anlayacaksınız. İşte reklâma dayalı olmayan bir tanıtım ve sanatçı.
Magazin dünyasında birçok filimler, ön gösterimleriyle gündeme gelir. Adıyla oynanan ve seyirci kitlesinin çokluğuyla bir komedi filmi, gişe rekorları kırar. Arz ve talep düşünülerek yapıldığını, bir de onaylarcasına, gerekçesi şudur; toplumun gülmeye ihtiyacı var. Peki, gülmeyi unutan toplumun neden gülmeye hasret kaldığını irdeleyerek, onun temelini araştırarak daha ethik bir konuyla gelseniz, bu kadar kalabalık olur muydu ön gösteriminiz?
O da, halkın gülmeye ihtiyacı var diyor. Ancak o halkı güldürmek uğruna, saçma sapan kabadayılık, argo, kavga tiplemeleriyle değil, gözyaşlarını silmek, acılarını paylaşmak uğruna çabalıyor. “Güneşi Gördüm” adıyla çok şey anlatıyor. Güneşi görebilmek için, bakmak gerekir, aydınlığa kör bakan kişilerin elbette gözleri kamaşır. Bir güneş ki, onun sıcaklığını duyacak olana ihtiyacı olan insana hasret, o insan ki, sunulan arz’ın kana bulanmasından, bunalmış, sevgiye hasret. O sevgi ki, üzerinde insanca yaşanabilen bir toprağa hasret. O toprak ki, uğruna canlar verilen vatan sevgisi. Bu duyguları, anlatabilmek her yiğidin harcı değil.
Şimdi kalkmış biri, bu duygulara taklit diyor. Vatan sevgisinin, bu uğurda yapılan fedakârlıkların, taklitlerini ben alnından öperim. Verdiğin demeçle, sıradan bir dizide oynarken, rol icabı şivesini öğrenmeye gittiğin, doğu insanına, onların yaralarına parmak basan kişi için, sırf gündeme gelip, kalem kavgası yaratıp, adını duyurmak uğruna, “taklitçi” diyemezsin. Sen daha ikinci dizini ajanslardan, alıntı kaşların, sürmeli gözlerinle temin ederken, o küçük yaşlardan beri, efendiliğiyle, alın teriyle, kültürüyle, akademik kariyeriyle, hem plak dünyasında düşene elini uzattı, hem beyaz perdeye imzasını attı. O bir ekol yarattı. O daha ilk türküsünde “hepimiz kardeşiz” diye haykırdı yıllarca..Yılmaz Güney’i taklit ediyormuş, öyle mi? Yılmaz Güney’i biz ne yaptık? O hala ölümsüz değil mi? Neden? Kişiler ölür ama sanatçılar ölümsüzdür. İşte ispatı. Diyelim senin anlamında taklit etti. Ne yaptı? Onun gibi şapka mı taktı? Şunu iyi anlayın bu kafadaki eleştirmenler; Vatan Sevgisinin taklidi olmaz, sadece insan sevgisinden uzak, fesatlara hastır bu düşünce. Vatan sevgisi ise asla eleştirilmez. Kitap kadar mukaddestir.
İsimlerini vermediğim kişilerin kimler oldukları önemli değil. Araçlara göre değil, amaçlara göre yazdım..
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
BU ÇOCUK NEDEN AĞLIYOR?
24/1/2009 · Kategori: KIRIK HAYATLARDAN
SESSİZCE KİMSESİZCE ANLATTIM DUYGULARIMI.öZGÜR BİR KÖŞE BULDUM .TOPLADIM BURADA ÇEKEN YOK YULARIMI.AZ AMA ÖZ BİR DEYİŞ DUYARSAM EĞER ,BU BANA DÜNYALARA DEĞER..AMAÇ SADECE PAYLAŞMAK DEĞİL ,BİRAZDA SEVMEKMİŞ MEĞER..KALBİNDE KİN VE NEFRETTEN BAŞKA HER ŞEY OLANLAR KABULUMDÜR.YERENLERİ ÖVENLERDEN DAHA ÇOK SEVERİM.çÜNKÜ DOST ACI SÖYLER BİLİRİM..
Günlerdir içimden bir şeyler yazmak gelmiyor. Sadece geçmişe yolculuk yapıyorum mecburen. Sanki bu kadar gönülden barış, kardeşlik, temiz toplum türkülerini boşuna söylemişiz. Sanki hiçbir şey değişmemiş gibi. Gündemden kaçış, bana maymunlar cehenneminden kaçış gibi geliyor. Ama ne kadar ilgisiz kalabilirim ki? Bir arkadaş telefon ediyor,falan kanalı izle..Sonuç malum. Üzüntü, karamsarlık, şaşkınlık, acılar içinde kâbuslar…
Gözlerimin önüne bir değil, binlerce gözü yaşlı değil, yüzleri kanlı çocuklar geliyor. Bu çocukların kim olduğunu hepimiz biliyoruz. Onlar ise sorar gözlerle bakıyorlar. Onlar neden gözlerinin önünde, analarının, ablalarının, saçından sürüklenerek götürüldüğünü bilmiyorlar. Onlar neden babalarının, ağalarının, çökertilerek kurşuna dizildiğini de bilmiyorlar. Onlar sorar gözlerle baktıkça, soramaz hale getiriliyorlar. Peki, nedenini bilen var mı? Eğer olsaydı, zaten böyle olaylar olmazdı diyorum. Bilinçsizce, emir olarak yapılan eylemler… Ya bu emirleri verenler kim?
Evren bana sesleniyor sanki. Bak şimdide sen soran gözlerle bakıyorsun tıpkı o çocuklar gibi. Anlayacak mısın sanki senin damarların benim nehirlerim, senin yüreğin benim dağlarım, taşlarım, toprağım ve daha nice örtüşümler. Sana şöyle anlatabilirim belki;, tıpkı senin damarlarındaki antikorlar gibi, al ve akyuvarlar gibi, devamlı mücadele etmek zorundalar. Senin bedeninde, şeker oranın sınırdaysa, tatlılardan kaçmalısın. Sade tatlı mı, bunu yapan, yani bedeninde şekere dönüşecek gıdalardan da uzak durmalısın. Eğer hala bunları alıyorsan içinde besin olarak sindirim sistemini, savunma mekanizmalarını zorluyorsan, elbette içinde bir mücadele başlayacak, pankreasın ensülin salgılayacak, ya da böbreküstü bezlerin adrenalim üretecek, binlerce virüs bakteri,enzimler sürekli faaliyette olacaklar.Artık sen onlara hükmedemezsin.onlar kendi görevlerinden başka bir yönelişe giremezler.O görev senden çıkmıştır artık.Sen sadece bedenini yaşatmak çabasındayken,yararlı ve zararlı olanı ayırt edemediğin için,yıpranmaya mahkumsun.işte bende sen gibiyim,içimde barındırdığım sizleri ayırt etmediğim için,sizlerde benim içimdeki mekanizmamsınız.Ve artık sadece bir anafor gibi,üstlendiğiniz göreve kapılıp giden,bir sistem.Ne yazık ki onarım yaptığını düşünürken,yıprandığını fark etmeyen bir sistem..
Doğaya atıyorum kendimi. Hurma ağaçlarım, minik bahçem yerinde mi diye. Koşarcasına yürümek istiyorum. Ne kadar hızlı yürürsem sanki tüm üzücü olayları geride bırakacakmışım gibi. Bir çeşit manik deppressif yaşıyorum ayak seslerimden bile kaçarcasına yürürken. Artık gözlerimin önüne, yüzü gözü kanlar içinde kalmış bir çocuğun ardından, koskoca bir dünya geliyor gözleri yaşlı, sağanak halinde yağan yağmuru ayaklarım ıslanana dek fark etmemişim.
Yağmurun ritmiyle, bir zamanlar ninni olarak dinlediğim melodinin sözleri geliyor aklıma. Hani o karlı kayın ormanlarına bilmem kimin cesetleri ve silahlarının gömüldüğü, hani o Gülhane parkında bilmem kimlerin asıldığı ceviz ağaçları, hani o akmam diye tutturan Tuna nehri ve daha nice Harbiye marşları, sıralanıyor geçmişten geleceğe ama biri varki; hala güncelliğini koruyor ne yazık ki…son dörtlüğünü kırk yıldır söylüyoruz ne yazık ki..
Ağaçlar bir sabah sessizliğinde, önce güneşe durdular,
Yapraklarında kahır, filizlerinde sabır,
Doğrulup ağır ağır, kesenlerini vurdular.
Martılar bir sabah sessizliğinde, ziftlere bulandılar,
Kanatlarında kahır, gagalarında zehir,
Doğrulup ağır ağır,kirletenleri vurdular..
ÇOCUKLAR, bir sabah sessizliğinde,
Önce tarihe durdular
Omuzlarında kahır, yaşamları Ya Sabır!
Doğrulup ağır ağır. VURANLARINI SORDULAR…
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
BU ÇOCUK NEDEN AĞLIYOR?
24/1/2009 · Kategori: KIRIK HAYATLARDAN
SESSİZCE KİMSESİZCE ANLATTIM DUYGULARIMI.öZGÜR BİR KÖŞE BULDUM .TOPLADIM BURADA ÇEKEN YOK YULARIMI.AZ AMA ÖZ BİR DEYİŞ DUYARSAM EĞER ,BU BANA DÜNYALARA DEĞER..AMAÇ SADECE PAYLAŞMAK DEĞİL ,BİRAZDA SEVMEKMİŞ MEĞER..KALBİNDE KİN VE NEFRETTEN BAŞKA HER ŞEY OLANLAR KABULUMDÜR.YERENLERİ ÖVENLERDEN DAHA ÇOK SEVERİM.çÜNKÜ DOST ACI SÖYLER BİLİRİM..
Günlerdir içimden bir şeyler yazmak gelmiyor. Sadece geçmişe yolculuk yapıyorum mecburen. Sanki bu kadar gönülden barış, kardeşlik, temiz toplum türkülerini boşuna söylemişiz. Sanki hiçbir şey değişmemiş gibi. Gündemden kaçış, bana maymunlar cehenneminden kaçış gibi geliyor. Ama ne kadar ilgisiz kalabilirim ki? Bir arkadaş telefon ediyor,falan kanalı izle..Sonuç malum. Üzüntü, karamsarlık, şaşkınlık, acılar içinde kâbuslar…
Gözlerimin önüne bir değil, binlerce gözü yaşlı değil, yüzleri kanlı çocuklar geliyor. Bu çocukların kim olduğunu hepimiz biliyoruz. Onlar ise sorar gözlerle bakıyorlar. Onlar neden gözlerinin önünde, analarının, ablalarının, saçından sürüklenerek götürüldüğünü bilmiyorlar. Onlar neden babalarının, ağalarının, çökertilerek kurşuna dizildiğini de bilmiyorlar. Onlar sorar gözlerle baktıkça, soramaz hale getiriliyorlar. Peki, nedenini bilen var mı? Eğer olsaydı, zaten böyle olaylar olmazdı diyorum. Bilinçsizce, emir olarak yapılan eylemler… Ya bu emirleri verenler kim?
Evren bana sesleniyor sanki. Bak şimdide sen soran gözlerle bakıyorsun tıpkı o çocuklar gibi. Anlayacak mısın sanki senin damarların benim nehirlerim, senin yüreğin benim dağlarım, taşlarım, toprağım ve daha nice örtüşümler. Sana şöyle anlatabilirim belki;, tıpkı senin damarlarındaki antikorlar gibi, al ve akyuvarlar gibi, devamlı mücadele etmek zorundalar. Senin bedeninde, şeker oranın sınırdaysa, tatlılardan kaçmalısın. Sade tatlı mı, bunu yapan, yani bedeninde şekere dönüşecek gıdalardan da uzak durmalısın. Eğer hala bunları alıyorsan içinde besin olarak sindirim sistemini, savunma mekanizmalarını zorluyorsan, elbette içinde bir mücadele başlayacak, pankreasın ensülin salgılayacak, ya da böbreküstü bezlerin adrenalim üretecek, binlerce virüs bakteri,enzimler sürekli faaliyette olacaklar.Artık sen onlara hükmedemezsin.onlar kendi görevlerinden başka bir yönelişe giremezler.O görev senden çıkmıştır artık.Sen sadece bedenini yaşatmak çabasındayken,yararlı ve zararlı olanı ayırt edemediğin için,yıpranmaya mahkumsun.işte bende sen gibiyim,içimde barındırdığım sizleri ayırt etmediğim için,sizlerde benim içimdeki mekanizmamsınız.Ve artık sadece bir anafor gibi,üstlendiğiniz göreve kapılıp giden,bir sistem.Ne yazık ki onarım yaptığını düşünürken,yıprandığını fark etmeyen bir sistem..
Doğaya atıyorum kendimi. Hurma ağaçlarım, minik bahçem yerinde mi diye. Koşarcasına yürümek istiyorum. Ne kadar hızlı yürürsem sanki tüm üzücü olayları geride bırakacakmışım gibi. Bir çeşit manik deppressif yaşıyorum ayak seslerimden bile kaçarcasına yürürken. Artık gözlerimin önüne, yüzü gözü kanlar içinde kalmış bir çocuğun ardından, koskoca bir dünya geliyor gözleri yaşlı, sağanak halinde yağan yağmuru ayaklarım ıslanana dek fark etmemişim.
Yağmurun ritmiyle, bir zamanlar ninni olarak dinlediğim melodinin sözleri geliyor aklıma. Hani o karlı kayın ormanlarına bilmem kimin cesetleri ve silahlarının gömüldüğü, hani o Gülhane parkında bilmem kimlerin asıldığı ceviz ağaçları, hani o akmam diye tutturan Tuna nehri ve daha nice Harbiye marşları, sıralanıyor geçmişten geleceğe ama biri varki; hala güncelliğini koruyor ne yazık ki…son dörtlüğünü kırk yıldır söylüyoruz ne yazık ki..
Ağaçlar bir sabah sessizliğinde, önce güneşe durdular,
Yapraklarında kahır, filizlerinde sabır,
Doğrulup ağır ağır, kesenlerini vurdular.
Martılar bir sabah sessizliğinde, ziftlere bulandılar,
Kanatlarında kahır, gagalarında zehir,
Doğrulup ağır ağır,kirletenleri vurdular..
ÇOCUKLAR, bir sabah sessizliğinde,
Önce tarihe durdular
Omuzlarında kahır, yaşamları Ya Sabır!
Doğrulup ağır ağır. VURANLARINI SORDULAR…
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
GÜNEŞİNİZİ KARARTMAYIN
4/11/2008 · Kategori: Bilm _Ilim ve Teknik
SESSİZCE KİMSESİZCE ANLATTIM DUYGULARIMI.öZGÜR BİR KÖŞE BULDUM .TOPLADIM BURADA ÇEKEN YOK YULARIMI.AZ AMA ÖZ BİR DEYİŞ DUYARSAM EĞER ,BU BANA DÜNYALARA DEĞER..AMAÇ SADECE PAYLAŞMAK DEĞİL ,BİRAZDA SEVMEKMİŞ MEĞER..KALBİNDE KİN VE NEFRETTEN BAŞKA HER ŞEY OLANLAR KABULUMDÜR.YERENLERİ ÖVENLERDEN DAHA ÇOK SEVERİM.çÜNKÜ DOST ACI SÖYLER BİLİRİM..
(Clementine uzay sondasından çekilen ve Ay'ın ardından gelen günışığıyla görünen tutulum çemberi. Soldan sağa: Merkür, Mars, Satürn.
DOĞAL YAŞAM..
İnsanların yararlanabildiği en ucuz şeylerden biri olan güneşe de leke çalındı son yıllarda. Doğanın bizlere sunduğu güzelim kaynaklarımızı, akarsularımızı kurutup barajlardaki seviyeleri bir türlü dengeleyemeyip, ha babam enerjiyi gereksiz kullanım neticesi, faturası ağır ödenir oldu.
Dört unsur la insanın gereksinim elemanları toprak, hava, su, ateş, bir de plazma tik unsur eklendiyse de henüz ulaşmadı bize.
Toprak artık bitki kökleri yerine, demir çubuklarla betonları besliyor. İçinde sızan atık kimyasalları da, su kadar arıtamadığı için yetiştirdiği bitkiler sağlıksız oluyor.
Suların artık parayla içildiği, şişeleme sistemlerinde, geri dönüşümü olmayan plastik tipi ürünlerin de ticari üretimi arttı. Hatta rekabet yüzünden, dibine üçgen, kare, harf, rakam, vb koydular. Ne çeşme kaldı, ,ne de kuyu. Çocukken elime hasır örgülü bir damacana verip, çeşmeye yollardı annem. O çeşmenin gözü bizim arazimizden çıkardı. Sonradan bizim araziden çıkan suyu çeşmeden önce azaltarak alıp, kocaman bir fabrika açtılar. Türkiye’de ilk kez kola fabrikası açılmıştı. Birileri iyi getirim sağladı. Çeşme ise türkülerde kaldı.
Ateş desen ormanların yanmasıyla, toptan halloldu. Odun yakacak olmaktan çıktı, mobilya sektöründe daha çok para getirdi. Ama ağaçlar vakitli vakitsiz kesildiğinden Orman bakanlığı da artık ağaç yetiştirme yanında kamping ve dinlenme tesisleri açmaya başladılar.
Böylece bize kala kala bol hava almak kaldı sanıyoruz. Şimdi o da tükeniyor. Havanın kimyasal bileşiminde oksijen ve fazlaca azot vardı. Şimdiki havada,H5Nı den tutunda, HIV ye kadar, pvc den tutun ne kadar kanserojen bileşim varsa herbişey mevcut. Havagazlarımızı ne kadar ucuza kullanır ve sağlıklı yemekler pişirirdik, çünkü azar azar gelirdi ve kısık ateşte pişen yemekler de demlenip lezzetli olurdu. Alıp onu da tüplere doldurdular. Riskleriyle birlikte. Tüpler kâh patladı kâh zehirledi. Yinede vazgeçemedik, arabalara kadar taktık.
İnsan neyi ucuz bulduysa ona derhal bir fiyat konuyor nedense..Tek,ısı,ışık,enerji kaynağım güneş. Onu da lekelemeye çalışıyoruz Güneş ışınları zararlıymış. Bunca yıldır, zararlı değildi, ne oldu şimdi? Artık dokunur oldu. Ben kendi açımdan ele alayım. Turizm ve tatil demek, deniz ve güneş demektir. Eğer bir yarımada ya da ada ülkesiyseniz. Bundan uyanıklar nasıl yararlanır. Önce iyi bronzlaştırıyor diye bir ürün piyasaya çıkarır. Herkes alır bunu. Nasıl ki bazı yerlerde sineksavar ilaçlar satılsın diye, duş sularını açıkta akıtıp sivrisinek yuvası yapan kişiler gibi. Her şeyin temeline inildiğinde hep menfaatle karşılaştım ben doğal gözlemlerimde. Buna karşı ne çıkacak? Eh yakan ürüne rakip yakmayan ürün. Çocuklar silah. Çünkü yakmayanı çocuklar için alacak büyükler. Oysa bir bebeğin gereksinimidir güneş. D Vitamini ve raşitizm açısından. 15 faktör den tutun 80 faktör icat edip fiyat hiyerarşisi de sağlarlar. Olmadı bir de güneşe leke çalarlar. Zararlı şu saatte bu saatte kanser yaparmış. Afrika’daki bütün gün çıplak güneş altındaki zencileri düşünüyorum. Hepside kanserden nesilleri tükenmiş olmalıydı. Güneş girmeyen yere doktor girer diye büyümedik mi? aydınlıktan, aydın olmaktan korkanlar nedense karanlıktan kara para kazanmak için daha çok kafa patlatıyor.
Huysuz eleştirmen oldum bu günlerde. Bunu atmak içinde iyice doğaya yapışmalıyım galiba. Bir güneşim kaldı bedava. Devam edeceğim galiba….
II.Bölüm;
GÜNEŞ IŞINLARI ZARARLI MI GERÇEKTEN?
Anılarımda ilkokul ödevi olarak “güneş girmeyen yere, doktor girer” sözünü açıklamam istenmişti. O gün bu gündür, doktorları öcü gibi görmüşümdür. Hatta sonraki yıllarda her ailenin evladını doktor olacak gibi temennilerinde bile, içimden ben asla derdim. Bu yüzden hiç heves etmedim. Çünkü doktorculuk oynayalım diye ablam hep iğne batırırdı etlerime. Böyle birikimlerle hep doğaya ve güneşe yatkın yaşadım. Bir kedim vardı, hep güneşli yerde uyurdu. Bende onun yanında, güneşle barışıktım. Güneşi çok seviyorum. Onunla uyanmak, onunla ısınmak, onunla aydınlanmak ve bir sürü nedenim var. Buna bir de yaşlanma korkusuyla, osteoporoz vb nedenlerde eklenince, güneş nerde ben ordayım. Güneşe leke çaldılar. Ben zararlarına inanmıyorum. Aksine güneşin tedavi edici olduğunu düşünüyorum.
İnsan vücudu, bilindiği gibi D vitaminini üretmeye güneşle temas yoluyla başlar. D Vitamini ise şimdi tüm hastalıklarda verilen bir ilaç gibi. Ancak bize ticari ambalajlarda sunulan bu vitamini satanlar ışığı içine koyamıyor ki. Doğal yolla balık yağında olsa bile. Son günlerde tıbbi literatürde, D vitamininin, sanıldığı gibi, Güneş ışığıyla karşılaşan deri tarafından üretilmediğini ve sadece ultraviole ışınlarınca oluştuğu açıklandı. Tabi ki kullanım alanları bu yönde solaryum ve puva gibi Işın tedavileri oluşturdu.
Bölgesel koşullarda bu daha da gelişti. Örneğin sıcak ülkelerde arz ve talep fazla değil. Ancak güneşi az gören coğrafi bölgelerde buna gereksinim fazla. Bilinçli tüketim ve ticari amaçlarla güneşi de dilediğimizce kullanır olduk.
D vitamininin önemini anlatmama gerek yok, ancak eğer D vitamini gereğinden az ise, kalsiyumun da bağırsaklarda emilme oranı düşük oluyor. Bunun neticesinde, hem alınan kalsiyumun etkisi olmuyor hem de bu eksikliklerden doğacak olan iç hastalıklarına zemin hazırlanıyor.
Kemiklerimizi ve sinir sistemimizi güçlendirmek için güneşten kaçıp, aylar boyu iğneye mecbur kalmak bence abes. Güneş koruma faktörlü kremleri asla tercih etmemek gerek. Bunun en düşüğü bile D vitamini oluşumunu büyük ölçüde engeller. Normal dozda bilinçli bir güneş banyosu bir lütuftur. Yararlanmayı bilmek gerek. Cildime şu krem bu krem iyi gelmedi diye yanılgılarda, aslında iyi gelmeyen bedenin vitaminsiz kalmasındandır. Koruyucular engelleyicidir çünkü. Kremi sürüp engelliyorsan neden güneş ışığını almak için altında saatlerce kalıyorsun derim böyle kişilere. Bilakis hiçbir şeyle engellemeden az ve öz yararlanmak gerek. Hatta cam arkası vb gibi yerlerden asla etkilenmezsiniz. Cam arkasından güneş banyosu yapılmaz. Güneş ışığının zararlı etkisi var diyenlere bir yanıtta, bedenimizde zaten bulunan birçok antioksidanlardan astaxanthin bizim doğal filtremizdir.
Allahın kullarına lütfettiği nimetlerden yararlanarak şükretmek, her şeyi ifrata kaçmadan tefrik etmek gerekir. Güneşli ülkemde herkese yaz kış güneşli günler dilerim. Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur sözünden hareketle, sağlıklı kişiler sağlıklı toplumu oluşturur.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Sanat ne için Sanattır?
15/10/2008 · Kategori: FIKRA VE HIKAYELER__
SESSİZCE KİMSESİZCE ANLATTIM DUYGULARIMI.öZGÜR BİR KÖŞE BULDUM .TOPLADIM BURADA ÇEKEN YOK YULARIMI.AZ AMA ÖZ BİR DEYİŞ DUYARSAM EĞER ,BU BANA DÜNYALARA DEĞER..AMAÇ SADECE PAYLAŞMAK DEĞİL ,BİRAZDA SEVMEKMİŞ MEĞER..KALBİNDE KİN VE NEFRETTEN BAŞKA HER ŞEY OLANLAR KABULUMDÜR.YERENLERİ ÖVENLERDEN DAHA ÇOK SEVERİM.çÜNKÜ DOST ACI SÖYLER BİLİRİM..
. Dünyaya içsel bakabilmek. Bunun için, sanki dünyaya yeni gelmiş gibi ve hiçbir şeyin bilgisi bende yokmuş gibi, hafızamı sıfırlar, bir bakıma ilk ben olsaydım diye düşünürüm. Bunu bazen çocuklarla bir oyun şekline sokar ve gözlemlerimi doğal yoldan yaparım. Hadi anlat bakalım tarzı bir oyundur bu. Eğer seslerimizi bilinçsiz,ölçüsüz bir şekilde kullansaydık, konuşabilir miydik. Konuşmayı bize ilk kim öğretti. Neden abuk sabuk sesler çıkarmıyoruz. İlk insan olmak gerçekten zor. Bilginin içine hazır doğuyoruz. Devamlı öğretenlerimiz var. Başarılı ya da başarısız. Konuşmak safhasında anlayabilmek önemlidir. İşte bu noktada, Kuran a eğilmemek elde değil..
Yontma taş devrinde kazılmış, secde eden insan figürlerini gören göz, bunun bir tanrıya kulluk eden insan olduğunu anlamazlıktan gelemez. Kaldı ki, çok sonraları Tanrının elçilerine kitap yolladığına inanmayıp, o zaman kalem kâğıt mı vardı, kim yazdı da ilk sahifeler indi diyenlere, bu yönden yanıt verebilmenizi öneririm.
Doğaya sevgiyle bakan göz, Papirüs üzerinde yazılı olmasa da, bir ağacın odunsu, soymuksu dizinlerinde, bir balığın derisinde, bir mermerin damarlarında, kâinatı okuyabilir. Bilhassa Kuranda ‘Allem el kalem’ geçer. Kalem zaten kelam dan doğar. Yine bazı ayetlerde, ‘ Ağaçlar kalem olsa, denizler mürekkep..’ lafızları geçer. Asırlar önce böyle araçlar olmasa, kelimesi de olmazdı. Ve ‘Ademe kelimeleri öğretti’ öğretilen bilgi, o şeyin varlığına ad olan şeylerdir…Bu Adem e ilk insana verilen…Daha kitaplar yok sandığımız ilk yaratılışta..Ve kalem gibi araçla ne olursa, kuru bir dalla da olsa insan, bir kuma bir şeyler çizmiştir, Bir taşı yontup ,yine taşları kazımıştır, belki heykel şekline ,belki bir resim yazı şekline gerek duymuştur. Bunlar hep insanın kemale ermesi içindir. Bir lütuftur. Bu bir üstün sıfattır Âdeme öğretilen. Şekil verme, ‘Müsavvir’ şekli anlatma, ifade, ‘Tasvir’ Bu halifelik görevidir. Âdeme verilen. ‘ Ben yeryüzünde halifelerimi yaratacağım ve siz ona razı olacaksınız’ diye meleklere sunulan insanoğlu, bilgiyi kendine değil başkalarına aktarmakla emrolunmuştur. Bu yüzden bilge kişiler, meydanlarda söylevler verirken, doğaya bakmasını bilmeyenlerce katledilmişler ya da deli sanılmışlar. Böyle olunca bilgi, sırlar ve problemler haline gelmiş, dile dökülemeyince usta kişilerce eserlerinde ya bir heykel de, ya bir portrede, kâinatın sırlarını tasvire giderek, insanları düşünceye davet etmişlerdir. Bazıları, kâinatın sonsuzluğunu ifade etmek amaçlı, eserlerini bitirmeyip, bilhassa yarım bırakmışlar ve izleyene, onu tamamlama hakkını vererek, eleştiriye ve tüm deneylerde bilim adamlarının dikkate almadığı, bu yüzden de yanıldığı, göreceliğe dikkati çekmişlerdir. Ama ne yazık ki bu heykelleri menfaat uğruna put yapıp satma yoluna giden akılsız kişiler daha rağbet görmüşler, putperestliğin doğmasına neden olmuşlar
Ve Âdemoğlu; görevine başladı. Çiçeği anlatmak istedi, resmini yaptı. Nasıl mı aldı ilk kurbiyet bakımından Allaha en yakın, ölü sanılan taşı eline onu yonttu, heykel yaptı, yonttu kalem yaptı. Bulduğu yere kazıdı. Taş deyip geçmemeli, Bizlere göre cansızlar âleminin parçası olunca, her ölenin olacağı ve gideceği yere en yakındırlar, dolayısıyla Allaha. İkinci derecede taştan sonra bitkiler gelir. Bize göre onlara da pek canlı gözüyle bakılmaz. Dalından koparılırken, kesilirken, acıları bilinmez. Ama canlı türü deriz taş ise cansız bilinir ya. Bitkilerin Allaha biraz uzak olması, köklerini birazda olsa uzatabilip, dünya ve yaşama kaygısıyla beslenme isteğidir. Deriz ya bazen Dağlar taşlar şahidimdir. Ya da derdimi taşa döksem taş çatlardı. Bitkilerde hayat gailesi çekerler. Bu da menfaate ve nefsi kaygıları başlatır. Oysa taşlar sadece kendini yaratanın seyrine bırakmıştır. Ve biraz daha uzaklaşan hayvanlar sınıfı gelir. Çünkü artık onlar bitkilerden daha nefisleri hırsları fazlalaşmıştır. Oldukları yerde duramayıp diyar diyar av peşinde koşarlar. Tam da izin verilmese de, içgüdüleri nefsin daha azmış şeklidir. Ve insan ..bir lütufla da olsa en uzak ama sonra bir şekilde en yakın olabilme şansı verilen.Ve irade seçme verilen. Bir yere kadar.İşte bu bağlamda hayata bakarken, Söz ve bunun yazı haline geliş evresindeki en kutsal yetenek ve sıfatla karşılaşırız.. Tasvir etmek, bu ifadenin ta kendisidir. Ve Allahın isimlerinden biridir. ‘Müsavvir’ şekil veren ,şekillendiren,tarif eden..İşte bu noktada ‘Sena’ sıfatı tezahür eder. Neyi tasvir edecek beğendiğini, güzeli, gördüğünü. Ya duygular? Bu noktada Şair Nazım Hikmetin, Abidin Dino ya ‘Sen duyguları resmedebilirimsin?’ sorusuna, ünlü ressamımız ne yanıt verdi bilemem. Ama bana sorsaydı yanıtlayabilirdim.
Tarihte ,bu yeteneğinin bilincinde olan, görevini ‘Sanat ‘için yapan ünlü kişilere saygı duyuyorum..onların sanat anlayışı maddi kazanç değildi. Nam, ün, san, şöhret değildi. Onlar insan olma vasfını sıfatlara döndürüp, ifadelerin en canlı örneğini yansıttılar. Asırlardır bize haykıran o heykellere, Kuranda, ‘Size ibret için bırakılan o eserlere bakmazımsınız’ hitabına göre sanat eserlerini inceleyelim. Bir resim yazıda bize hitap eden çok şey göreceğiz. Gerçek sanatçı kişiler eserlerinde ölümsüzleşirken, o eserlerdeki gizemleri çözen yazarlara, bakan gözlere, ne mutlu.
Bakın, insan düşününce neler bulmuş; Paylaşmak üzere bir mecmuadan aynen alıntı yaptım.
“. İTALYAN ressam Leonardo da Vinci’nin en ünlü resmi Mona Lisa’nın sırrı çözüldü. Da Vinci’nin paha biçilmez başyapıtları üzerinde araştırmalar yürüten sanat eksperleri, ressamın ‘Mona Lisa’ ve ‘Bakire ve Çocuk’ tablolarından aynaya yansıyan gizemli yüzleri ve şekilleri keşfetti.
1452- 1519 yılları arasında yaşayan Da Vinci, 1490- 1495 yıllarında çalışmalarını ve çizimlerini aynada göründüğü gibi deftere kaydetme alışkanlığı geliştirdi. Bu şekilde kişisel düşünceleri sadece yansıma sırasında okunabiliyordu.
Mona Lisa üzerinde benzer tekniği kullanan sanat eksperleri, yaptıkları uygulama sonucunda gizli tuhaf şekilleri ortaya çıkardı. Yağlı boya ve gizemli güzelliğiyle dünyanın ilgi çekici tablosu olma özelliğini koruyan Mona Lisa’nın sanıldığı gibi yalnız olmadığı kanısına varan eksperiler, Mona Lisa tablosunda keşfedilen yüzün Yıldız Savaşları filminde kötü adam rolünde oynayan Darth Vader’a benzediğini açıkladı.
Eskpertler, Mona Lisa tablosundaki yüzün ressamın Saint Anne (Aziz Anne) ve The Virgin and Child (Bakire ve Çocuk) tablolarında da bulunduğunu; tablolardaki yüz ve şekillerin Tanrı ve korkuyu temsil ettiğini belirtiyor.
Yine aynı uygulama Da Vinci’nin en önemli eserlerinden biri olan ‘Last Supper’ (Son Akşam Yemeği) tablosunda denendi. Uygulama sonucunda ortaya çıkan İsa’nın ‘Kutsal Kâsesi’nin masaya devrilmiş görüntüsü, ‘John the Baptist’ adlı tabloda ise ağaç ve kadın görüntüsünün yer aldığı ortaya çıktı.”
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
HER GECENİZ KADİR,HER GÜNÜNÜZ BAYRAM OLSUN.
26/9/2008 · Kategori: Ramazan Bolumu
SESSİZCE KİMSESİZCE ANLATTIM DUYGULARIMI.öZGÜR BİR KÖŞE BULDUM .TOPLADIM BURADA ÇEKEN YOK YULARIMI.AZ AMA ÖZ BİR DEYİŞ DUYARSAM EĞER ,BU BANA DÜNYALARA DEĞER..AMAÇ SADECE PAYLAŞMAK DEĞİL ,BİRAZDA SEVMEKMİŞ MEĞER..KALBİNDE KİN VE NEFRETTEN BAŞKA HER ŞEY OLANLAR KABULUMDÜR.YERENLERİ ÖVENLERDEN DAHA ÇOK SEVERİM.çÜNKÜ DOST ACI SÖYLER BİLİRİM..
KABENİN ÖRTÜSÜ KARA;
İslam’ın 5 farzından biri de Hac etmek. Bunu biliyoruz. Şimdi soruyorum; Farzı eda etmeyince, yarım İslam mı oluyoruz? Eksik bir şeyler kalmıyor mu? Hemen kolayı var, e canım gücün yeterse. Farz; Kesin yapılması gereken değil mi? Üstelik Hac olayı, ta Hz. İbrahim den beri var. Kuranda bildirilmiyor mu? Hz. İbrahim’le İsmail’in birlikte Kâbe yi inşa etmesi. Hz. Muhammed in sözü değil bunlar, sadece bildirdikleri.
Hat sanatını çok severim. Bir “Elif” yazabilmek için, günlerce ağlayarak uğraştığım olmuştu. Sonraları kalıp ve ölçüye takılamadığım için, ne sülüs’e, ne de talik’e yanaşabildim. İlk zamanlar amacım, bazı yapıtların üzerindeki yazıları sökmek ti. Arapçayı ne kadar bilseniz de, öyle meşklerle tasvir edilen sözlerin ve harflerin gizemini anlayamıyormuş insan. Hat üstadı hocam, bana eğer bunu yazabilirsen, sana icazet veririm demişti. Verdiği kelimeyi hemen okudum. Arapça bilmeme sevindi. Peki dedi anlamı ne?” Rabbim, kolaylaştır ve zorlaştırma. Bunu hayırlısıyla tamamlamamı nasip eyle” dedim. Sonradan bu kelimeyi, her yazımın başına yazmak alışkanlığım oldu.
İslam’ı da bu yönden inceledim. Gerçekten, her ibadette bir olasılık ve esneklik verilmiş olduğunu gördüm. Daha da cüretle, ayrılık sandığımız mezheplerin, aslında bize bir lütuf olduğunu anladım. Diyelim namazdasınız, bilmeden bir yeriniz kanamış. O sayılmayacak mı? İşte yolun bittiği yerde bir başka mezhebe uyarak yola devam edebilirsiniz. Ama bunu ne yazık ki böyle almayıp, soy, sop, nesep, şeriat, tarikat ayrımlarına girip, gerçek birlik ve beraberlikten uzaklaşılmış. Belki de ilk demokratik düzen, sağlanamamış.
Hac; Aslında Hz. Âdem den beri süre gelen bir olgu. En bariz olarak, Hz. İbrahim döneminde görülüyor. Eşi Hacer’i götürüp bıraktığı yer. Hz. İbrahim’in yerden fışkırttığı, kutsal su, asırlardır, ne yatağı kuruyabilmiş, ne bileşimi bozulabilmiş. Hiçte tesadüfen, çocuk oynarken ayağıyla bulunmamış. Çünkü Tekvin 21.17 de;”Kalk, çocuğu kucağına al, seni büyük bir millet yapacağım. Ve Tanrı onun gözlerini açtı. Orada kaynayan bir su gördü. Yunus misali, dört kitabın manası ne olursa olsun, gerçek olan olayların örtüşmesidir. Manada ise, bana göreler sizi şaşırtabilir. Yeri geldikçe az değineceğim. Kutsal kitaplarda hep kaynayan bir su vardır. Hatta Hz. İsa mesellerinde de, ayağını vurdu, yerden 12 göze su fışkırdı. Hepsi kendi yolunu buldu, gibisinden. Bunların seçilmiş, her ne kadar mekân ve soy olarak ayrılsa da insanların hep bir kaynaktan olduğunu ima ettiğini düşünürüm bazen. Çünkü her somutun bir soyutu vardır. Tıpkı her maddenin, bir gölgesi olduğu gibi..
Kâbe; dört köşe bir yapı olarak görülse de, bulunduğu mekân, dünyanın ortasından geçiyor. İnsan merkez alındığında, tıpkı kalbin ortada olup, dört odacıklı olması gibi. Ka’ Bazı öğretilerde de enerji, güç tanrısına ad olmuş. Kâbe nin küp şeklinde olması ise, Pusulanın dört yönüne göre yerleşmesinden ileri geliyor. Kâbe’ nin örtüsü, her yıl törenlerle değişiyor. O yüz sürmek için çalışılan kumaş, üzerindeki ayetler. Ve Hacer-ül Esvet; Adını Hacer den almış. Her ne kadar, Karataş denilse de; Zaten Hz. Hacer’in Habeş olduğu söyleniyor. (Bu benzetmelerde s sadece isimlerden yola çıktım.) Karataş ın, önceleri beyaz olduğu, sonradan karardığı, bunun nedeninin de insanların günahları olduğu gibi görüşlere, bilimsel olarak baktığımda, boşa atılacak bir şey olmadığını keşfettim. Çünkü bu taşın kimyasal bileşimi, henüz çözümlenmiş değil. Semavi bir taş. İlk kez de Kâbe’nin doğusuna Hz. İbrahim zamanında yerleştiriliyor. Manada, bizler kalbin Allah yapısı olduğunu seziyor ve dile getiriyoruz. O zaman insanla teşbih ettiğimizde, bu taşın bir kamera görevi yapan gözün İris kısmı neden olmasın? Oftalmoji de, İnsanın büyümeyen ve özgün kara noktası göz bebeğidir. Bilimde göz bebeğinden insanın genleri okunmaktadır. Neden bu Karataş ta böyle bir kamera olmasın?
Kâbe nin temelinde, birbirine dayalı dört adet, yeşim taşına benzer bir taş kümesi olduğu biliniyor. Tıpkı dört gözlü kalbimiz gibi. Daha Hz. İbrahim zamanında Mekke’nin adı, “Bekke”, “dar yer” anlamında idi. Kalbimiz de daralmaz mı? Kâbe nin kuzeybatısında bir hilal şeklinde yay vardır. Tıpkı kalbimizden sola kıvrılan Aort yayı gibi. Burada Hz. Hacer ve oğlu İbrahim yatar. Tıpkı Hz. İbrahim’in sınavında, yüreğinden eş ve evlat sevgisini çıkarıp, orada sadece Allah aşkı kalmasını sağlamak üzere bildirilen öğreti gibi. Tıpkı kurban sınavındaki gibi, evlat sevgisiyle sınanan elçiler. Hz. Muhammedin bir dizine Hasan bir dizine Hüseynini alıp, iki göz iki çeşme ağladığı gibi. Üzüm ve Kerbela toprağını avuçladığı gibi. Gönülde sadece Allah aşkı kalana kadar kalplerini temizlediği seçilmiş kulları gibi. Herkes elçi olamazdı. Beşer olmak Kul olmak farklı şeylerdir. Madde de, kalpteki kanın temizlenmesini sağlar ya aort yayı, bende hep İbrahim makamına böyle bir gözle bakarım nedense.
Kâbe’nin asırlardır bozulmadan, yıkılmadan öylece durması da ayrı bir konu. Aslında ilk teknikle bir adam boyu inşa edilen bu yapıyı, yıkmak amaçlı da, onarmak amaçlı da girişimler olmuş. Hiçbiri dokunamamış. Kâbe kendini talep edene kadar korumuş. Bu kelimeyi bilerek kullandım, Abd-ül Muttalip, Resulullahın dedesi. Adının anlamı talip olan, talep olunmuş abid, kul anlamında. İşte bu yüzden Kâbe ye önce talip olak gerekir. Gönülden isteyeceksin ki anahtarı ele alabilesin Hiç ummadığın anda, hiç gücün yokken, bir bakmışsın ki, o kutsal yerlerdesin. Kimi ne şekilde huzura alacağını Allah bilir..
Abdülmuttalib; Hacıların hası. Hicri-i İsmail de yayını geniş alıp tavafını yapıyor. Daha İslamiyet doğmadan. Bu demektir ki, Hacı olmak her dinde var. Bu başka bir şey. Her gün O yayın üzerinde uyuyor. Ataları İbrahim makamında. Bir nefis mertebesidir ayrıca bu makam. Miraçta perde perde yükselen. Bir rüyayla harekete geçen, Hz. Muhammedin dedesi, “Haydi kaz, onu kaz, pişman olmayacaksın. O dedelerinden mirastır. Tüm atalarından kalan, o bütün hacıları sulamana yeter. O hiç kurumaz”.
Cürüm i kabilesinin giderken üzerini örttüğü hazine.”cürüm” suç işleyen. Sanki Hz. Âdemin suçu gibi ve mahrum bırakıldığı nimetler gibi, sanki Nuh tan sonra, tufan suyunda yok olanların, Hz. İbrahim soyuyla ikiye ayrılıp devamı gibi. İbrahim ve ishak tan olanlar..Ve Resulullahın soyu Hz. İbrahim’e dayanmakta. Kâbe dokunulmazlığını bu soya bırakmakta, Hz. Muhammed in dedesi, Abdülmuttalib’e kadar kimse değiştirememiş. Hz. Muhammedin dedesi Zemzemi yeniden buluyor.
Ne uzun, ne kısa, ortada bir boy,
Soyum, İbrahim’dir, ne asil bir soy.
(D.Ali Erzincanlı)
Bir kez, Allah aşkıyla coştu mu insan, anlatmaya yetmiyor bunları lisan. Daha başlamadım ki, anlatacaklarım bu değildi…
İlk İnsan olarak bildirilen, Hz. Âdem, tek değil yanında Havva ile bildirilir. Kuran olsun, diğer kutsal kitaplar olsun, diğer öğretiler olsun, hepsinde aynı tema vardır. “Sevgi” Bu kelimeyi “Aşk” sözcüğünden ayrı tutmak gerek. Sevgi her şeye duyulabilir, aşk ise tek şeye.. Kalbi peygamber, sevgisiyle dolan kişi, Allah aşkıyla yanar. O nun rızası için, ondan gelen her şeyi sever. Gönlünde tavaf eder Kabeyi.
Hac; Uzak diyarlarda olan kişiler için, ulaşılmaz değildir aslında. Ne demişti, Allahın elçisi “Veda Haccında” ; “ Buradakiler, burada olmayanlara söylesin. Onlar içinde öyle birileri çıkar ki, burada olanlardan daha makbuldür. Hani, Nasreddin Hoca’ nın fıkrasındaki gibi. Anlatmak istediği, gülünecek bir şey değil, bir tebliğ görevidir insanın aslında. “BİLENLER, BİLMEYENLERE SÖYLESİN…!Yabana atılacak bir söz değildir bu. Kadın erkek ayırmadan, elçilik görevidir kişinin. İlle de Vahiy inmesi gerekmez. Güzellik, çirkinlik görecelidir ama iyilik kötülük, kendini bildirir kişiye. Bir kişiye zarar vermek istiyorsan, iftira atıyorsan, hakkını alıyorsan kötüsün. Bu kadar basit. Bunu düşünemeyen bir insan olamaz.
Ne yazık ki, insana nimet olarak verilen dünyada, hırs ve tamahkârlık yüzünden, kötüler daha makbul hale gelmiş. Bir insan çevresiyle uyumludur. Genetik kotlamaları, ona göre verilir. Bir din adamı olan Mendel, bezelyelerden yola çıkmıştır. Bir kabuk içinde oluşan tanelerin, birbirinden farklı olmaması gerekir. Tıpkı, zenci, Habeş, beyaz, sarı vb ırklar gibi. Bunların yapıları doğdukları çevreye göre uyumlu yaratılmıştır. Kendine sunulanla yetinmeyip, geliştirmeye çalışmadan, başka yöreleri, işgale kalkan, Kendi içinde uyumunu sağlayamayanlar, başka yerlerde, asalak yaşarlar. Servet mevki sahibi olsalar bile, genlerinden dolayı hasta mizaçlı olarak, mutsuz yaşarlar. Tıpkı, akraba evliliklerindeki, genetik uyuşmazlıktan dolayı, sakat çocuk cezasına çarptırıldıkları gibi.
İnsanoğlu, elindekini iyi değerlendirebilseydi, gerçekten, yaratılışının nedenini idrak edebilseydi, dünyayı cehenneme çevirmezdi. Tarihte, savaşlar hep yağmacılık amaçlı yapılmış bence. Kendini geliştiren ülkelere, dostça yaşayan, birbirini kucaklayıp mutlu yaşayan köylere, hep baskınlarla çökertilip, büyümeleri önlenmiş. Çok büyüyenleri de sonra, Osmanlı gibi, başkalarının hakkına fazla girdikleri için de, yeniden daraltmış. Buna ekolojik, etnolojik, psikolojik vb ne tür bilimden bakarsam aynı neticeye varıyorum. Allahın işine karışılmaz..!
Hz. Âdemden Hz. Nuh A.S ye kadar, sil baştan olmamış. İnsanların azgınlıklarına müsaade edilip, tolerans tanınmış. Ve büyük tufan. Sadece bir yere has değil bu. “Ramayana”dan, Ajur-Veda’ lara, “Kalavela”vb kadar, hepsinde Tufan vardır. Kuranda bildirilen, Hz. Nuh! Un dönemidir. Nuh’ un bin yaşına kadar yaşadığı (999yıl) biliniyor. Hatta 100 yaşında çocuğu olduğu. Karısının üzerine çocuğu olmadığı için evlendiği gibi…
Genetik, bu yaşta birinin çocuğu olacağını nereye kadar doğrulayabilir? Kuranda;”Hz. Nuh, Ya rabbi, ben bu yaşa gelmişken nasıl çocuğum olabilir? Karımda acuzeyken(yaşlı). O zaman Nuh’u manada algılıyorum. Tufanı da, oğlunun suda boğulmasını da, kesilen koyunu da,,Ve ey insan diyorum, nefsini kurban et kes. En sevdiğin şeyler dünya malı olmasın. Hepsini bir sel alır gider. Geride kalan, sadece yaratanınla senin hesaplaşmandır.
Manide, bilmecede, gecede
Gündüzde, akşamda, gecede
Başta, sonda, evvelce de
Sevgi vardır, sevgi vardır
Yerlide, yabancıda elde
Tufanda, fırtınada, selde
İmbatta, meltemde, yelde
Sevgi vardır, sevgi vardır
Ferhat’la Şirin’de Leyla’da
Aslı’da Kerem’de Süheyla’da
Güneş’te Ay’da Dünya’da
Sevgi vardır, sevgi vardır
(Bir arkadaşımın mailinden alıntıdır.)
Yine yarım kaldı sözlerim, Allah için olunca , yorulmuyor gözlerim, hiç susmuyor kalemim.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
BÜYÜK PATLAMAYI GERÇEKLEŞTİRECEKLER Mİ?
4/9/2008 · Kategori: Bilm _Ilim ve Teknik
SESSİZCE KİMSESİZCE ANLATTIM DUYGULARIMI.öZGÜR BİR KÖŞE BULDUM .TOPLADIM BURADA ÇEKEN YOK YULARIMI.AZ AMA ÖZ BİR DEYİŞ DUYARSAM EĞER ,BU BANA DÜNYALARA DEĞER..AMAÇ SADECE PAYLAŞMAK DEĞİL ,BİRAZDA SEVMEKMİŞ MEĞER..KALBİNDE KİN VE NEFRETTEN BAŞKA HER ŞEY OLANLAR KABULUMDÜR.YERENLERİ ÖVENLERDEN DAHA ÇOK SEVERİM.çÜNKÜ DOST ACI SÖYLER BİLİRİM..
BÜYÜK PATLAMA DENEYİ GERÇEKLEŞECEK Mİ?
Vazgeçemediğim alışkanlıklarımdan biridir bilimsel gelişmeleri takip etmek. Okul yıllarından kalma bir alışkanlık. Bilim ve teknik dergilerini okurken, gelecekte böyle ütopik biri olacağımın zeminini hazırlıyormuşum meğer. Hiç bir şeye saçma gözüyle bakmadım. Hatta hep olmayana ergi metodu kullandım hayat boyu. Starları, kim, kimle, nerede ne yapmış olarak almadım hiç. Benim yıldızlarım gezegenlerdi. Ve rejisörlerim de bilim adamları. Her seferinde anlatırım yazılarımda. Tüm gelişmelere yetişemesem de, ne zaman bir şeye kafam takılsa, sahibinden gelir cevabı.
Dünyanın başlangıcına geri dönülüyor, şu günlerde. Orada olmayı o kadar isterdim ki. Gerçi Türkiye den giden fizikçilerimizde var. Ve Kıbrıs tan bir bilgisayar mühendisi. İsim vermekten hep kaçınırım. Çünkü bilim adamları benim için bir hazinedir. Evreni meydana getiren o “big-bang”denilen büyük patlamayı gerçekleştirme çalışmalarına bir yenisini ekleyecekler. Avrupa Nükleer Araştırma Örgütü; Fransa ile İsviçre arasına uzunca bir tünel yerleştirdiler. Burada yapılacak deneyin insanlık için çok önemli olduğunu düşünüyorum. Daha önce mart ayında gerçekleşecek olan bu deneyin zamanını ileri aldılar.
Düşüncelerim beni şimdiden zaman-mekân-uzay ilişkilerine götürüyor. . Tüm deneylerde bu üçünden biri olmazsa olmaz olarak değerlendirildi, tüm teoriler. Geçmiş yazılarımdan birinde, bir şey yanlış, ya da eksik derken, evet eksik olması gereken şekli denemeli demiştim. Kendimce defalarca parça –bütün ilişkisinde, eğer insan mikro ise içinde bulunduğu makroyu kavrayamaz. Tıpkı benim içimdeki, hücrelerimin, benim bedenimde şu anda görevlerini benden bağımsız sürdürdüğü gibi.. Ben onları bir lamda görüyorsam, ama onlar beni göremiyorsa, beni teşkil ederken kendini bilemiyorsa, bu düşüncelerle bilim adamları maddenin en küçük parçasına inmeyi hedeflediler. Ben bir fizikçi olmadığım halde, ruhsal bilimlerde de olsa bir teorinin tüm bilim dallarına gereği ve bağlantısı vardır.Daha da ileri giderek ,bilim adamlarının çok şey bildiğini de sanmıyorum.Sadece akıl yürütmeyle neticeye varıyorlar.Akıl yürütürken de yol önemli .Çünkü kolektif bilinç dediğimiz o gücün farkında olsalar da olmasalar da yardımcıları olduğunu bir türlü anlamıyorlar..kısaca ,bilginin açığa çıkması için hazırlanan kendiliğinden bir süreç ve bir bayrak yarışı gibi bırakılan yerden alınıp başkasınca devam ettirilmesi gibi bir şey.
Madde-Zaman-Uzay bu üç fenomen birbirinden bağımsız düşünülemez diyorduk hep..Hatta başlangıçta dünyanın ne olduğunu ya da ne olmadığını düşünerek ,bazı şartları kaldıra kaldıra maddenin özelliklerini gördük .Madde eğer madde ise uzayda yer kaplamalıydı.ve boşluk teorileri türedi.Peki ya hepimizin en üzerinde durduğu zaman.?Zamanın ise bir süreç olması için maddeye ihtiyacı vardı.Ve geçeceği bir yol.Ve Nur suresinden hareketle,ışınlara yöneltildik.fotonları ayrıştırdık.Velilerin önceden aletsiz yaptığını biz daha yeni anlıyoruz.bir ışının tek kaynaktan olsa da aynı anda,farklı yerlerde olabildiği gibi..Eğer maddeyi de ayrıştırabilirsek hele fiziksel bedende tabi ki..Gerçi astral bedende oluşturuldu gibi diyeyim neme lazım..düşünsenize ne kadar renkli hayatlar yaşıyoruz beklide.bizi uyku halinde bırakıp giden ruhumuzun ,kimlerle nerede ne yaptığını biliyor muyuz? Rüyalarda buluştuğumuz asırlar öncesinin kahramanlarını nasıl hayal edebiliyoruz. Onları görmüş gibi. Hiç mi bir rüyadan uyanınca, kendinize ben bunu daha önce yaşamış gibiyim diye sormadınız?
Eğer maddeler bir uzay içinde yer kaplamasaydı? Bunca varlıklar nerede olacaktı? Bir başka deyişle bu bağlantıyı açmaya çalışayım; Her gün binlerce kişi arasında binlerce olay oluyor. Geçmişte de oldu. Gelecekte de olacak. Sorun bu değil. Şimdi soruyorum; Ya bunca olayın hepsi aynı zamanda olsaydı? İşte bu düşünceler, bana iyi ki zaman var dedirtiyor.İyi ki mekan da var dedirtiyor.Ya olmasaydı .bir asansörden daha küçük hiç boşluk olmayan bir uzayda sıkışıp kalan gezegenler ..aman Allahım..! Gel de patlama… bu gözle bakınca deneyi daha iyi anlıyorum. Zamanı ve uzayı daha iyi kavrıyorum.
Şimdi yapılacak olan deneyi düşünüyorum. Bu deneyin gerçekleştirileceği tarih 11 Eylül. Geçmiş yıllarda bazı insanların Allahım bizim suçumuz neydi ki bir patlamayla bunca can aldın dediği bir tarih. Bunun ilahi bir takdir olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar bu tasrihi özellikle seçseler de. Eğer insanlık adına yapılan bir deneyde, yolunda gitmeyen bir şeyler olursa, anlamlı olsun. Canımız feda gibisinden. Hatta Kıyamet tellalları bile çıkabilir. Bazı kesimler kara deliklerin oluşacağını ve dünyayı yutacağını söyleyerek, deneyi durdurmaya çalışsalar bile. Ama zaten kara delikler var. Kuranda adı geçen Hünnes ve Künnes kayan yıldızlar, İsrafil’in sur u gibi. Sur; Boru demek. Bence bu döşenen boru içinde gerçekleşecek patlama da bunu anımsatıyor bana. Ve Allah bilinmekliğini istiyor.
Eğer büyük patlama gerçekleştirildiğinde ortaya çıkan neticede Zaman –uzay-Mekan-üçlüsünün bağlantısı çözülürse,mahşerin anlamını da daha iyi anlayacağız.kuranda yine bunu şöyle anlatıyor;Evren bir hallaç pamuğu gibi atılıp,bir toz zerresi halinde dağıldığında…bu bir atomuz zerresinin ve kuantum fiziğinin temelini teşkil eden o büyük patlama teorisinin izahı değil de nedir.?
Felaket tellallığı yapmıyorum. Bilakis, herkesi hakikatin keşfedilmesinde bunca bilgiyi vasıta kılan Allaha, kolektif bilinçlerimiz ve imanlı yüreklerimizle, bizim ilmimizi genişletmek için çalışan, tüm akıl sahiplerine hayırlar nasip etmesi için duaya davet ediyorum.
Bu deneyle bazı sorularımızın cevabı bulunacak. Belki de bizler bir zamanlar hep birdik te; Aramıza zaman ve uzay girdi kim bilir? Ve Kuran da ki gibi bir defter gibi dürüldüğünde yine birlikte olacağız…Ah beni beni..
Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!
BİLİMSELLİK
29/8/2008 · Kategori: Bilm _Ilim ve Teknik
SESSİZCE KİMSESİZCE ANLATTIM DUYGULARIMI.öZGÜR BİR KÖŞE BULDUM .TOPLADIM BURADA ÇEKEN YOK YULARIMI.AZ AMA ÖZ BİR DEYİŞ DUYARSAM EĞER ,BU BANA DÜNYALARA DEĞER..AMAÇ SADECE PAYLAŞMAK DEĞİL ,BİRAZDA SEVMEKMİŞ MEĞER..KALBİNDE KİN VE NEFRETTEN BAŞKA HER ŞEY OLANLAR KABULUMDÜR.YERENLERİ ÖVENLERDEN DAHA ÇOK SEVERİM. Bu gün çok sıcak olacak, işleri bitirip denize koşmalı ve hiç çıkmamalıyım. Şu an bazıları bana, “aman canım denizde nesi, madem sıcak yöredesin, aç klimanı otur. Herkes denizde mi serinliyor ?”der gibi. Oldum olası teknolojiyle barışık yaşayamadım. Oysa bilimsel çalışmaları yakından takip ederim. Ama pratik hayata uygulanma safhasında en sona kalırım. Teknolojinin beni doğallıktan biraz daha kopardığını düşünürüm. Oysa bilimde tüm çalışmalar doğayı anlamaya yönelik yapılır ama nedense hayata uygulanırken hep savunma amaçlı ve suni yaşantılara yönelik makineler üretilir. Kendimce sezgilerim sanki mikro dalga yerine şunu halince pişirsem, ya da şu yiyeceği donduracağıma, tazeyken mevsiminde yesem, gibisinden beni alıkoyar. Hatta klimalara öylesine karşıyım ki; hastanelerde malum mikrop oranı çok fazladır havada. Zaman zaman bebek ölümlerinin sıklığında enfeksiyonel nedenler aranırken, filtreleri temizlenmeyen klimalardan üfürülen havada doğal hayata adapte olmaya çalışan minik ciğerlere binlerce mikrobun püskürtüldüğünü düşünürüm. Bilime öyle değer verirdim ki oysa kendimi seve seve veri yapardım. Naklen öğrendiklerimi aklen uyguladığımda, ne faydası var gibi düşünür kendimle oyun oynardım. Oyunumun şekli geçmişe bakmak ve olayları yeniden canlandırıp kişileri konuşturarak anlamaya çalışmak gibi bir şeydi. Ders çalışma metodum böyle olmuştu. Bir fizikteki deneyi anlamak için içimden tekrarlarken sanki o deneyin sahibine anlattırır gibi yapardım. Çözemediğim problemleri mutlaka aydınlatan bir vesile çıkardı karşıma.Sanki tüm fizikçiler okul arkadaşımdı.Birbirleriyle de takıştırırdım bazen onları ..(tam kaçık dediğinizi,ve şu an güldüğünüzü duyduğum gibi)Ailem bu kız çok okuyor kafayı yiyecek diye üzülürdü.Bir gün babam bile ,”kızım sen üzülme bu kadar ,sana bir iş yeri açayım ,içine adam koyayım ,sen sadece başında dur .İhtiyacımız yok şükür”İşte böyle görülüyordu bazen bilime olan sevgi ..Ne yazık ki halen ,hangi meslekte çok para var o olmak isteniyor..Okumak ,sadece ezberden ibaret ..İte kaka ,kursla ,bursla..Okumak insanlık için değil ,geçim için yatırım bazıları için. Geçmişte yaşayan bir çok uygarlıkların kalıntılarına bakarım her gün denize giderken .Daha temiz ve sakin olduğu için harabelerin eteklerini severim.Kabaca bir kayayı binlerce yıl önce nasıl bu kadar incelikle süsleyip ,zeytin dallarını resimlediler..ve insan figürlerini..Binlerce yıl önce,insanlar demire su vermeyi bildiği halde çelik tencere yerine neden toprak tencere kullandılar?Neden cayır cayır topraktan fışkıran doğal gazdan yararlanmadılar?.Nasıl oldu da eski insanlar dünyanın çevresini ölçtüler,meridyenleri paralelleri ,ayları takvimleri vb..Bilim tarihine baktığımızda bunları zamanla sanki gelişim ve medenileşme olarak algılasak da,neden hala bazı kavimler ilksel olarak aramızda yaşıyor..Neden biri TV seyrederken öbürü hala bir radyoya acayip bakıyor?Neden eski dönemlerde bir körün gözü sadece bir el sürmeyle açılıyordu?Neden onca cüzamlılar arasına atılan birine bulaşmayıp,tedavi ediliyorlardı .Onlar karantinayı bildiklerine göre bulaşıcı hastalıkları da biliyorlardı .kim bilir belki Hintler gibi yakma metodu mikrobu yok etmek içindi..Daha da öte mucizeler ,kerametler daha boldu .Bu eskiden bizim şimdikinden daha ileri bir medeniyet vardı belki..Neden kalıntılar arasında hiç elektronik eşyaya rastlanmadı?Çünkü gerek duymuyorlardı ,Çünkü milyarlarca yıl önce belki nur boyutundaydılar.Ve Cennet denilen yerde…Ve ceza olarak unutturuldular…kim bilir?Böylece alıp gider işte düşlerim düşünce aklıma…Bunca sırça saraylar yapan ,rüzgarları yöneten kuvvetli ve öz insanlar,klimayı neylesin?Bedenlerinin her şarta uyumunu sağlamak amaçları ,doğayla işleri çünkü..Bizler ekran karşısında doğadan kopuk,soğuğa ,sıcağa ,açlığa dayanıksız,sabırsız ,tahammülsüz,dermansız,zayıf kişiler oluyoruz … Atalarımız,geçmişteki uygar insanlar,hatta yakın zamanlarda dünya edebiyatında en ileri giden ,en zengin dil olan Arapçayı kullananlar geri zekalı değillerdi.Kuran herkese ışık tuttu.Bütün bilim adamları Arap ve Fars tan yetişti..Talihsiz saldırılarla İskenderiye deki büyük kütüphaneyi talan edip ,kitapları çalıp alim kesildiler.Ruhiyatçılıktan mı nedir işte gidip sanki o dönemi yaşıyor ilgililerin ağzından anlatıyor gibi oluyorum elimde olmadan geliyor yaz bu böyle diyorlar..Gazali ,Farabi,İbn-i Sina adımı Avicena yapsalar da diyor…Ve beni aslında anlatacağım konudan alıp,böyle yönlendiriveriyorlar işte…Ah her telden değil de bir konudan gitsem ..Bakalım bunu seçme saçmalarıma ekleyim bari ..Güzel gözlerinizi yormayım .Ama bitmedi ….Daha başlamadım ki ben …
ÇÜNKÜ;DOST ACI SÖYLER BİLİRİM.....!
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!
« Önceki ::